Düzceli Mehmed, sıra dışı bir gençti. Çok açık sözlü, çok atılgan ve çok pervasızdı. Çok zekiydi ama, çalışmıyordu. Dağınık, ölçüsüz ve amaçsız bir hayatın içinde kaybolmuş üniversiteliydi.
Kendisiyle sınıfta tanıştığım anı hiç unutamıyorum. Son derece rahat ve kendinden emin bir edayla:
- “Hocam ben Düzceli Mehmet “ demişti. “Hocam ben okumaya gelmedim. Ne yapayım annem, babam çok ısrar ettiler, ben de onlar üzülmesin diye çıktım geldim. Beni böyle kabul edin. Bu işi baştan konuşalım. Beni çok sıkıstırırsanız bırakıp giderim.”
Tavırlarında, dünyaya ve hayata boş vermişlik ve hiçbir şeyin umurunda olmayışı okunuyordu. Bu davranışlarından son derece ilgisiz gibi görülen bu gençte, aslında bir mertlik, bir cesaret sezmiştim. Kendisini teşvik edip moral vermek için:
- “Hayır, Mehmed.” dedim. “Sen her ne kadar her şeye boş vermiş bir eda içindeysen de, bu söylediklerinin espri olduğunu kabul etmek istiyorum. Senin gibi son derece açık, mert ve cesaretli bir insanın, hayata ve dünyaya böylesine boş vermesi mümkün değil. Sen yetenekli ve zeki bir insansın ve çok önemli yerlere layıksın. Bütün kalbimle başarılı olacağına inanıyorum.”
Düzceli Mehmed bu sözlerim karşısında mahcub olmuştu. “Hocam çok teşekkür ederim.” Demişti. “Beni ilk defa ciddiye alan ve bu kaba davranışlarıma tepki göstermeyen ve beni dışlamayan bir insanla karşılaşıyorum. Umarım sizinle anlaşabiliriz.”
İşte Düzceli Mehmed böyle bir gençti. Dersler başladi. Düzceli Mehmed’in de derslerde çok anlamsız hayatı gibi darmadağın soruları da geliyordu. Ben de mümkün oldugu ölçüde, kırmadan, kızmadan ve kendisine değer vererek, sorularını cevaplamaya çalışıyordum. Hatta bazı öğrenciler, bu duruma zaman zaman itiraz ediyorlardı. “Neden bu adama bu kadar değer veriyorsunuz, hocam? ” diyorlardı. “Onunla muhatap olmak bile yanlıştır.”
Hayır... Ben o kanaatte değildim. Her problemli öğrencinin problemlerini çözecek bir yol vardır. O yol bilinmediği takdirde, bu problem çözülemez denilmemeli. Belki o problemi çözecek bir yolun bulunması için daha fazla gayret gösterilmelidir.
Bu noktaya dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri, insanı yüz kapılı saraya benzetir. “O kapılardan hepsi kapalı olsa da yalnız birisi açık olsa, O saraya girilmez” denilmeyeceğini ifade eder.
İnsanda bütün olumsuz davranışlar ve ele alınmaz tavırlar olsa da, mutlaka ona yaklaşacak, bazı doğruları gösterecek bir yönünün, bir tarafının, bir damarının bulunabileceğini anlatır.
Bu tespit, eğitim açısından son derece önemlidir. Kötü, yanlış, eksik ve yaramaz diye vasıflandırılan insanlar bütün bütün dışlanıp, bir kenara itilmemeli. Onlarla sonuna kadar diyalog kurulmalı. Görülecek ki, bir tarafından onun kalbine ve aklına giden bir yol bulmak ve bazı hakikatleri anlatmak mümkün olacaktır.
Düzceli Mehmed’le iyi bir diyalog kurmuştuk. Karşılaştığımız zaman ceketinin düğmesini ilikler, saygıyla eğilir ve hal hatır sorardı.
Bir gün odama geldi:
-“Hocam sizinle konuşmak istiyorum,” dedi.
Zaten ben de böyle bir şeyi hem istiyordum, hem de bekliyordum. Buyur ettim. Kendisine has açık sözlülükle:
-“Hocam, sahiden beni siz ciddiye alıyormusunuz? Yoksa rol mü yapıyorsunuz ? ” dedi.
Güldüm :
-“Sen ciddiye alınacak bir gençsin. Ben senin geleceğinde çok ciddi şeyler görüyorum” dedim.
Bir an mahcuplaşarak:
-“Sağ olun hocam” dedi.
-“Biliyor musunuz, bana verdiğiniz değer, beni biraz umutlandırıyor. Bazen düşünüyorum, bir gün daha kötü olup büsbütün dışlanır mıyım? Yoksa davranışlarım normalleşip, insanların beni kabul edeceği bir şekle girebilir miyim? ”
Gözlerime bakarak, bunlardan birini tasdik etmemi bekledi. “Tabi ki, ikincisi” dedim.
-“İnanıyorum ki seni bir gün bu insanlar aralarına almakla kalmayacaklar, hatta olumlu davranışlarından dolayı takdir edecekler.”
-“Hocam yine rüya görüyoruz galiba,” diye gülümsedi. İnanmak istemedi.
Konuya biraz ciddiyet ve derinlik kazandırmak için sorular sordum:
-“Mehmed sence insan nedir. Hayatın gayesi nedir, ne için yaşıyor? ” dedim.
Hiç düşünmeden atıldı. “Hocam,” dedi.
-“Benim hayat felsefem şudur: İnsan bir çeşit hayvandır. Zevk ve lezzet için yaşıyorum. Beni ne mutlu ediyorsa öyle davranıyorum. Benim için hayatın bir anlamı, bir kuralı yoktur. Yaşayabildiğim kadar ve yaşayabildiğim şekilde, bir hayat sürüp, çekip gideceğim. Ölünce de ne olursa olsun benim için hayat bitmiştir.”
-“Yani hayvan gibi başıboş ve serbest yaşamak, istediğin her şeyi yapmak, ölünce de bir tarafa atılmak...”
-“Evet hocam aynen öyle...”
Bu değerlendirme içime ok gibi saplanmıştı. Eğitim sisteminin canlı mahsullerinden biriydi. İnsanın maymundan geldiğine, hayatın zevk ve lezzet için olduğuna, ölünce de bir hesabın olmadığına inanan bir mantık...
-“Sana bir soru daha sorabilirmiyim” dedim.
-“Buyrun hocam.” dedi.
- “Allah korusun senin akli muhakemen yerinde olmasa da bir hekime gitsen sıhhate kavuştursa, o hekime karşı nasıl bir borç altına girdiğini düşünürsün ? ”
- “Hocam ne demek? deli bir insanı akıllandıran bir doktora bir ömür feda edilir. Çünkü hekim bir hayat sunmuş.”
- “Peki gözlerin olmasa ve dünyayı hiç görmesen. Birisi gelip sana göz taksa ve görmeye başlasan, gözünü açan kişiye nasıl bir minnet altına gireceğini var sayarsın? ”
- “Yani, ona da bir ömür verilir. Çünkü fiyatı çok fazla olmalıdır.”
- “Konuyu uzatsak, dil, ağız, dudak, burun, kulak ve özet olarak bütün organlar için aynı şeyi düşünürsek, insanın borcu ne kadar olur? ”
- “Ooo Hocam bu hesaplanamaz. Buna ömür yetmez. İnsan köle olsa yine ödeyemez bu borcu...”
- “Peki Mehmetçiğim” dedim. “Hiç bugünü kadar, şu sahip olduğun biyolojik ve psikolojik dünyanın ve onun mükemmel ve harika nimetlerini, bunların niçin ve kim tarafından verildiğini düşündün mü? Veya şöyle söyleyeyim: iki göz, bir akıl, bir dil veya herhangi bir uzuv için, karşılığında köle gibi çalışmak göze alınır ve bu aklın gereği ise, şu mükemmel psikolojik alemi bize sunan, kainatı içindeki milyarlarca nimetlerle doldurup, bize veren kudret sahibine ne gibi borcumuz olduğunu hiç düşünmez miyiz ? bu zatı merak edip, bilmek ve tanımak istemez miyiz? ”
Mehmed sustu ve bir müddet daldı. Bende devam ettim:
- “Hayatımıza binlerce nimetleri sunan zat, bunları hiç bedava verir mi? Bunların bir hesabı olmaz mı? ”
Mehmed üzgün ve bitkin bir şekilde:
- “Hocam,” dedi. “Lütfen bu konulara girmeyin. Bu konuları düşünmek istemiyorum. Bunlar ince şeyler. İçinden çıkamıyorum ve hatasız oluyorum. Bırakın nasıl yaşıyorsam öyle devam edeyim.”
- “Bu savunma bir çare değil,” dedim. “Bizi bu dünyaya gönderen, bizlere bedava nimetler sunan zat bir gaye için göndermiş olmalı ve alıp götürdüğü zaman da bir hesaba çekmelidir. Çünkü her alış-verişin bir karşılığı ve bir hesabı vardır. Bak bu konuyla ilgi değerli bir alim şunları ifade ediyor:
“İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine mütemadiyen (devamlı) gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval (yok olma) ve firak (ayrılık) ta yuvarlanmasi sahittir. Demek insan dünyaya yalnız güzel yaşamak için rahatlamak ve safa ile ömür geçirmek için gelmemiştir.” (B.Said Nursi)
Düzceli Mehmet birden ayağa fırladı.
- “Hocam,” dedi. “Bunlar çok ciddi şeyler. Ben henüz bunları kaldırmaya hazır değilim. Benim bir dünyam var, yuvarlanıp gidiyorum. Bu gibi şeyleri dinlersem, ya değişmek lazım, ya intihar etmem lazım. Rica ediyorum, bana şimdilik dokunmayınız ne olursunuz.”
İç aleminde bazı fırtınaların estiği ve bazı hesaplaşmaların olduğu belliydi. Ben de ayağa kalktım.
- “Peki,” dedim. “Senin dediğin gibi olsun. Bu konuyu kapatalım. Ancak senden bir ricam var, bu kitabı okumanı istiyorum. Sonra da birlikte bir değerlendirme yaparız.” Düzceli Mehmed’e “Kendini arayan Adam” kitabını verdim. Teşekkür ederek ayrıldı.
Bu ayrılış işte o müthiş hikayenin başlangıcıydı. Verdiğim kitabı okuyor ve her kitaptan sonra da kafasina takılan soruları konuşuyorduk. Hızla değişiyordu. Davranışları, tavırları, görüşleri ve yorumları... Çok zekiydi. İyi anlıyor, olayları ve püf noktaları çok rahat yakalayıp, önemli noktaları çıkarıp alıyordu. Çevresinde başıboş arkadaş grubunu terk etmişti. Artık kendi aleminde, yeni bir oluşum vermeye uğraşıyordu.
Düzceli Mehmed’in mücadelesi tam sekiz ay sürmüştü. İnceleyen, araştıran, soran ve hazmederek ilerleyen bir yapısı vardı. Bu süre içinde yüzlerce defa birlikte olduk, sohbet ettik, defalarca da sabahladık. Artık ondan bir müjde bekliyordum. Ama bu müjde bir türlü gelmiyordu.
Fakültenin ilk yılı bitti Düzce’ye dönmesi gerekiyordu. Gece beni telefonla aradı.
- “Hocam, yarın bana bir zaman ayırın sizinle konuşmam lazım,” dedi. Kendisiyle yine odamda buluştuk. Karşımda oturdu.
Şöyle baştan aşağıya süzdüm. Ne kadar değişmişti. O yerinde durmayan, pervasız açık sözlü darmadağın Mehmed gitmiş, yerine; olgun, oturaklı ağır başlı ve tam bir beyefendi gelmişti.
İçimden, “Ya Rabbi” diyordum. “Bu gence hidayet nasip et. Çok kabiliyetli ve çok zeki bu genç zayi olmasın. Eğer bazı hakikatleri anlayamasa, topluma çok zararlı bir hale gelecektir.”
Bir ara göz göze geldik. Yüzünde durgun, buğulu ve nemli ifadeler vardı. Göz parıltılarından bazı bulutların oynaştığı belliydi.
“Hocam,” dedi titrek ve ağlamaklı bir ses tonuyla, “Bu gün Namaza başladım, saatlerce ağladım. Beni bir kuvvet kendine çekti, içimdeki elemi, kederi ve sıkıntıyı sanki ağlaya ağlaya döktüm.”
Hem konuşuyor, hem de o bulutlu gözlerden yaşlar boşanıyordu. Benim de içim yerinden oynadı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Şöyle devam etti: “Hocam bu namaz, ne tatlı, ne kadar ulu, ne kadar haz veren bir ibadettir. Allah ile karşı karşıya olmak, ona istekleri bizzat takdim etmek, halini arz etmek, yalvarmak af dilemek insanı ne kadar rahatlatıyor ve huzura kavuşturuyor. Artık Allah’a söz verdim. Bundan sonra O’na layık kul olmaya çalışacağım. Ama benim o kadar günahlarım var ki, acaba Allah bunları affeder mi? ”
Son cümleyi zor tamamlamıştı. Nasıl ağlıyordu, hıçkıra, hıçkıra... Dayanmak mümkün müydü? Ele avuca sığmaz, kontrolsüz ve darmadağın bir delikanlının, masum bir çocuk gibi oturup ağlayışı, içimi yakmıştı. Göz yaşlarımı göstermemek için kendimi sıktıkça sıkıyordum. Sen ne büyüksün Allah’ım? Sen hidayet nasip edince, kimler önünde diz çökmüyor ki? Kimler secdeye kapanmıyor ki? Bunların sayısını arttır... Kim derdi ki Düzceli Mehmed, o dillere destan haşarılığını bırakıp, namaza başlayacak ve Allah’a tam kul olmak için söz verecekti.
Karşımda hıçkırıklara boğulan Mehmet’i teselli etmeye çalıştım. Cenab-ı Hakk’ın ne kadar mağrifet sahibi oldugunu, kullarını affetmeyi ne kadar sevdiğini ifade ettim. Kendisini kucakladım, öptüm ve tebrik ettim.
Düzceli Mehmet’in ilk halini bilenler, değiştiğine bir türlü inanamıyorlardı. “O yine rol yapıyor”, deyip geçiyorlardı. Evet o bir rol yapıyordu. Ama bu sefer gerçek bir kulluk rolüydü. Bu rolü öylesine benimsemişti ki sanki bütün zerrelerine sindirmişti. Bu rol Düzceli Mehmet’e çok yakışıyordu.
Mehmet Düzce’ye, ailesine kavuşunca, anne ve babası bayram etmişlerdi. Babası, ailenin duyduğu sevinci, bana uzun bir mektup yazarak anlatmıştı.
Mehmet, o yaz Düzce’den Ankara’ya gelirken, Ankara yakınlarında bir kaza geçirmisti. Otobüsteki yolculardan on kişi ölmüş, kendisi de ağır yaralı olarak, Anakara Numune hastanesine kaldırılmıştı. Gerçekten çok ibret verici ve çok müthiş bir hadise...
Mehmet hastanede birkaç gün yatıyor ve şuuru açılıyor. Ama gözlerini açamıyor ve konuşamıyor. Ama sürekli olarak Allah’a dualar ediyor. İşte o esnada bir doktor geliyor, ”önemli bir misafirin var biraz toparlan,” diyor. Mehmet biraz toparlanıyor. Bir müddet sonra odaya sarıklı, cübbeli, nurani simalı ve çok ciddi bir zat giriyor. “Geçmiş olsun kardeşim,” diyor. “Bu kaza senin bir çok günahlarına kefaret oldu diyor. Allah bir şeyi murad ederse onda mutlaka bir hayır vardır. Sen ölümden döndün. Sana bir miktar daha ömür verildi. Bu süreyi çok iyi değerlendir ve günahlarını affettirecek ameller işle... İşle ki, huzur-u ilahiyeye temiz çıkasın.”
Bu çok ciddi zatın söylediği bu çok ciddi sözleri dinleyen Mehmet, panik içinde gözlerini açıyor ve konuşmaya başlıyor. “Bana çabuk su getirin,” diyor. “Ömrüm az, günahlarım çok, yapacaklarım daha çok...”
Bu hadiseyi Mehmet hastaneden çıkınca dinlemiştim. Mehmet bu olayın tesirinde, hem kendisi ağlayarak anlattı hem de bizleri ağlattı. Çok ibretli bir hadise...
Bu kaza hadisesi Mehmet’i apayrı bir insan haline getirmişti. Dünyadan öylesine koptu ki neredeyse bir melek hayatı yaşar gibi, gece gündüz Allah’a ibadet ediyor, tövbe ve istiğfarla zamanını geçiriyordu.
Siması, bakışları, hareketi, konuşması ve her hali insana ders veriyordu. Adeta, her şeyiyle, yakında geleceğine inandığı ölüme hazırlanıyordu.
Bir gün bana: “Hocam,” dedi. “Size bir hususu anlatmak istiyorum.” “Buyrun,” dedim.
“Ben, önceleri, ölümden Allah’ın huzuruna çıkıp hesap vermekten korkuyordum. Şimdi, ölümü sevmeye başladım. Ölüm beni Allah’a Peygambere (a.s.m) ve nice muhterem insanlara kavuşturacak. Bunun için ölümü seviyorum ve asla korkmuyorum.”
İşte, hakiki iman, mükemmel iman, gererek, duyarak, hissederek ve anlayarak iman bu olması gerektir. Önceleri talebemiz olan Mehmet’i dinlemekten, onunla sohbet etmekten, halinden ve tavırlarından büyük lezzet alıyordum. Artık o bizlere, bir öğretmen olmustu. O bizi değil biz onu arayıp buluyorduk.
Mehmet’in trafik kazası hadisesinin üstünden sekiz ay gibi bir zaman geçmişti. Kasım ayının 12’si 1999 Cuma günü beni telefonla aradı.
“Hocam,” dedi. “Dün Düzce’ye geldim. Sıla-i Rahim edeyim, ailemi göreyim diye... Şimdi Cuma namazından çıktım. Sizlere de dualar ettim. Anne ve babamın da selamları ve duaları var.” Bende teşekkür ettim ve anne babasına hürmetlerimi ilettim.
Ama telefonu kapamıyor, ayrılmak istemiyordu. Bir şey söylemek istediğini anlamıştım. Tekrar, “Hocam” dedi. “Bu Cuma namazı bir başka oldu.”
“Nasıl? ” dedim.
“Camide, başka yerlerden gelmiş olan çok mübarek ve çok nurani insanlar vardı. Onlarla birlikte namaz kılmak, sınırsız bir lezzet verdi. Namaz boyunca ağladım durdum. Ben böyle bir cemaati hiç görmemiştim.”
Mehmet’in iç aleminde çok ulvi ve çok kutsal hadiseler cereyan ediyordu. Artık inanmıştim ki o evliyalarla namaz kılıyordu. Ama kendisi bunun farkında değildi. Fazla hislendirip üzmemek için telefonu kısa kestim. Dualarla birbirimizden ayrıldık.
Bu telefon konuşmasının üzerinden 5 veya 6 saat geçmemişti. Ziyarete gittiğim bir dostumun evinde yemek yiyorduk. Aksam saat 8 sıralarıydı. Televizyonda, DÜZCE’DE 7.2 SIDDETINDE BIR DEPREM OLDUGU HABER VERILDI Olduğum yerde kaldım, tam anlamıyla şok oldum, sanki bütün reaksiyon sistemim bitmişti. Sanki Mehmet, aylardan ve günlerden beri ölüme koşar adım giderken, bizlere bu haberi veriyordu. Ama biz bunu anlamamıştuk.
Derhal telefona sarılıp, Mehmet’e ulaşmaya çalıştım. Ama irtibat kurmak mümkün olmuyordu.
Depremin üçüncü günü Düzce’ye gittim. Birkaç kez misafir olduğum Mehmet’lerin evine gidince 4 katlı apartmanın yerle bir olduğunu gördüm. Adeta, oraya yığılıp kaldım. Eğer, o gece bu evde iseler, sağ çıkmaları mümkün değildi. Çünkü dört katlı ev, karton gibi ezilerek, caddeye serilmişti.
Çevredeki insanlara sordum. Orta yaşlı, Kamil ismindeki bir bey, korktuğumuz hadiseyi haber verdi.
Ama tam bir ibret belgesi olarak. “Hocam,” dedi. “Bahsettiğin aile bana uzaktan akraba olurdu. On beş yıldır da komşuyduk. Çok değerli bir aileydi. Enkaz altından cesetleri çıkarken bende vardım.
Böyle bir enkaz, böyle bir manzara ilk defa yaşanıyordu. Çevredeki kurtarma görevlileriyle cesetlere ulaştık ki ne görelim... Evin bütün halkı, yani Mehmet, anne ve babası, bir kız, birde erkek iki kardeşi, deprem olurken namaz kılıyorlarmış...
Yerde seccadeler serili, Mehmet’in sırtında namaz cübbesi, sarığı ve elinde bir Risale-i Nur kitap...” Anlaşılan namazı kılmışlar, Kur’an tefsiri okuyorlarmış, o esnada deprem sallamış ve o insanlar da rahmetli olmuşlar.
Toprak altından Mehmed’in cesedini çıkarırken görevliler, sırtında cübbesi, başında sarık ve elinde Kur’an tefsirini görünce yanaşamadılar. ‘bizler bu kirli ellerimizle dokunmayalım. Abdestli bir kişi çağırın, bir imam gelsin,’ dediler.
Evet öyle yapmışlar... Bir imam gelip, kucaklamış kaldırmış.
Elindeki kitabı da alıp camiye götürmüşler. Kitap Haşir Risalesi... Yani, ölümün ve ahiretin güzelliğini anlatan bir kitap... Deprem esnasında namaz kılmış, ahiretin güzelliklerinden bahseden kitapta sohbet yapılıyormuş.
Ya Rab, Senin rahmetin, Senin inayetin, Senin mağrifetin ne kadar Yüce...
Seni çok seven bir kuluna, en yüce makamı, şehitlik makamını nasip ettin. Bu senin şanındandır. O da seni çok seviyordu. “Allah’a söz verdim, ona layik kul olacağım” diyordu.
Sana layık kul olduğunu rahmetinle tescil ettin. Düzce çok şehitler verdi. İçinde, Mehmet gibi, tertemiz bir şehitle birlikte....
Artık bize düşen, hem depremden, hem de Mehmet’ten ders almaktır. Ölüm için yeni bir depremi beklemek gerekmez. Çünkü ölüm her an beklenmelidir. Ve ona hazırlanılmalıdır. Allah bizi, ölümü Mehmed gibi bekleyen kullarından etsin ve böylesi kullarının sayısını arttırsın.
mikro efatura, mikro e-fatura, mikro edefter, mikro e-defter, Mikro Bayi, Mikro Bayii, Mikro v15, Mikro 15, Mikro Destek, mikro yazılım, mikro yazılım bayi, mikro yetkili satıcı, mikro bayileri, mikro programı, mikro yazılım, mikro yardım